Böylesi ödüller Avrupa’daki çeyrek finaller kadar değerli.

11 04 2013

Böylesi ödüller Avrupa’daki çeyrek finaller kadar değerli.

UEFA’nin en iyi Grassroots Lideri Ödülü’nün sahibi beden eğitimi öğretmeni Fikret Kadıoğlu oldu.

Bu günlerde Avrupa futbolunun en değerli sahnelerinde iki takımımızın boy göstermesi futbolumuz adına gurur vericiydi. Böylesi başarıların sürekliliği ve çoğalması için yapmamız gerekenler olduğu da açık.  Futbola dair o bildik gündemlerin, aynı eksende süregiden tartışmaların arasında bir sevindirici gelişme daha vardı. İçimi ısıttı. Geleceğe dair umutlarımı güçlendirdi. Futbolun, genel anlamda sporun, hayatın içinde  kişisel ve toplumsal gelişimin  önemli bir dinamiği olduğunu düşünenler için mutluluk verici bir haberdi bu. Artvin’in Arhavi ilçesinde, bir beden öğretmenimiz  Fikret Kadıoğlu, gürültülü futbol ortamı içinde sessiz sedasız UEFA Grassroots ödülünü aldı. Fikret hocayı canı gönülden kutluyorum.

Okullarımızın spor kültürüne yapabileceği çok önemli katkıları bir kez daha hatırlatmak için de bir vesile oldu. 2020 Olimpiyatlarına adaylığımızı, bir şehir projesi yada tanıtım fırsatıyla sınırlandırdığımız bu günlerde okulların, hep övündüğümüz genç nüfusumuzun sporla, futbolla olan bağlarını yeniden ve daha derinlikli tartışmamız gereğini de hatırlattı.

Bu ödül, futbol kültürümüze hakim “netice” saplantısının ötesinde futbolun keyfini, paylaşımcı ve geliştirici değerlerini hayata katacağı güzellikleri çoğaltacak olan spor insanlarımızın cesaretini artıracak, artırmalı. Futbolu tabana, halka yayma, yaygınlaştırma yolunda Fikret Hoca gibi birçok insanımızın desteklenmesi ve yüreklendirilmesi gerekiyor.

Futbol kültürümüzün değişmesi, alt yapı sorunumuzun çözülmesi ve futbolun daha geniş kesimlerle buluşması yolunda yeni ve farklı bir felsefeyi hayata geçirmeliyiz. Geçmişte mahalle abilerimizin, aile büyüklerinin, öğretmenlerimizle birlikte yarattığımız o şenlikli havayı kaybettik.  Futbolu oyunun renkli, keyifli, öğretici yanını skorlara bağladık, acımasız neredeyse vahşi bir ortama terk ediyoruz. Bu ödül, bize terk ettiğimiz, unuttuğumuz değerlerin dünya tarafından nasıl alkışlandığını göstermeli. Bundan çok önemli dersler almamız gerekiyor.

Futbolumuzun yaşadığı sıkıntılı günlerin ardından yeni bir futbol iklimini yaratmak için kredimiz bitiyor. Gelecek nesillerde futbol oyunun değerini koruması için bu felsefe değişimi bir zorunluluktur. Futbolun güzelliklerine katkı yapan Fikret Hocaların çoğalması, onların nefes alacağı sistemin kurulması,  bugün futbol gündemimizi işgal eden birçok yapay sorunu ortadan kaldıracaktır. Teşekkürler Fikret Hoca…





Milliyet’e verdiğim röportaj

17 10 2012

http://skorer.milliyet.com.tr/neremiz-dogru-ki/-/detay/1612477/default.htm

NEREMİZ DOĞRU Kİ

“Benim zamanımda ’Ersun gitsin, yerine Terim gelsin, Denizli gelsin’lerden ibaret bir yıpratma kampanyası vardı. Şimdi de, zihinlerin gerisinde naftalinli sandıklardan aynı isimler dolaşıma sokuluyor. Buna eleştiri denmez. Denizli ve Terim yapmayı iyi bildikleri işi yaptılar. Ama o iş bitti. Denizli, Beşiktaş’la Şampiyonlar Ligi’nde ne yaptı? Avrupa’da, Galatasaray’ın, yarısı bütçeye bile sahip olmayan Braga karşısındaki performansı ne? Milli Takım masanın üzerine gelen yemek. Siz tarlalarınızda sebze yetiştirmiyorsanız, mutfağınızda araç gereç yoksa, ne yapsanız nafile. Memleket futbolunun neresi doğru ki, Milli Takım içe sinecek performans sergilesin?

Milli Takımda 2004-2005 arasında görev yapan ve ağır eleştirilerin ardından görevinden ayrılan Eskişehirspor Teknik Direktörü Ersun Yanal, ay -yıldızlı ekiple ilgili yıllardır sürdürdüğü suskunluğunu MİLLİYET’e bozdu.

* Abdullah Avcı’ya yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu, size yöneltilenleri andırıyor.

Ortada eleştiri filan yok. Birkaç cılız deneme dışında serinkanlı bir değerlendirme, herhangi akılcı çaba göremiyoruz. Avcı’nın defterini dürme telaşından başka bir şey yok. Benim başıma da benzer şeyler gelmişti. ‘Ersun gitsin, Terim gelsin, Denizli gelsin’lerden ibaret yıpratma kampanyası vardı. Şimdi de, zihinlerin gerisinde naftalinli sandıklardan aynı isimler dolaşıma sokuluyor.
1980’lerin sonlarında Türkiye’nin şartları çok başkaydı. Bugün kuralar çekildiğinde “Hollanda kimmiş ?” diye efeleniyoruz ya, otuz yıl önce Bulgaristan’ı yenmeyi hayal etmek bile cezasız kalmıyordu. Hem milli takımımız hem de kulüplerimiz, her turnuvaya baştan mağlup başlıyorlardı. O dönemde teknik direktörlerin asıl rakibi karşılaştıkları takımlar değildi. Önce bu ruh durumunu yenmeleri gerekiyordu. Sadece Denizli ve Terim bu cüreti sergilediler. Çok başarılı oldular. Sezona başlarken kulüplerimiz Avrupa’da çeyrek finalden kapıyı açıyorlarsa, kuralar çekildiğinde grup ikinciliği bile azımsanıyorsa, Denizli ve Terim sayesinde.
Ama işte o kadar. Yapmayı iyi bildikleri işi yaptılar. O iş bitti. Denizli, Beşiktaş’la Şampiyonlar Ligi’nde ne yaptı? Terim, biz dahil bütün ciddi rakipleri olmayacak işlerle mücadele ederken, Galatasaray’ı şampiyon yaptı. Bu sezon Avrupa’da, Galatasaray’ın yarısı bütçeye bile sahip olmayan Braga karşısındaki performansı ne?

*Terim veya Denizli gelse de daha iyi olmaz mı diyorsunuz?

Türk futbolunun bugünkü dertleri otuz yıl öncekinden çok farklı. Otuz yıl önce hayallerimiz yoktu. Şimdi hayallerimizin sınırı yok. Ama bu hayallere dayanak olacak üretim yok. Muazzam paralar harcıyoruz. Portekiz’in, Hollanda’nın hayal bile edemeyeceği bütçeleri var kulüplerimizin. Ama en üst ligimizde oynayan Türk oyuncuların yarısından çoğu Avrupa’da yetişmişler. Kulüplerimiz iflasın eşiğinde. Eşiğinde ne demek, çoğu iflas etti de saklıyoruz.
Bu problemler Denizli’nin, Terim’in yendiği türden problemler değil. Bu problemler, bu neslin problemleri. Bunları biz biliyoruz. Bizim içimizde de herkes bu problemlerle dövüşmeyi göze almıyor. Birkaç kişiyiz.

* Türk halkının hayal ettiği Milli Takım’ın oluşması için nasıl bir yol izlenmeli?
Milli Takım masanın üzerine gelen yemek. Siz tarlalarınızda doğru dürüst sebze yetiştirmiyorsanız, mutfağınızda doğru dürüst araç gereç yoksa, ne yapsanız nafile. Anlık bir fotoğrafa bakıp büyük resmi görmeden, sağlıklı yüzleşme ve tartışma ortamı yaratmadan, sorunlarımıza çare bulamayız. Memleket futbolunun neresi doğru ki, Milli Takım içe sinecek performans sergilesin? Bu takımın ne kadarı yerli üretim?
Futbolun dertleri büyük. Boyumuzdan büyük işlere kalkışmışız. Ama cesaretle vuruşuyoruz. Neyi neden yaptığımıza, ne kadar yol aldığımıza bakmadan, bir önceki nesil de üzerine düşeni fazlasıyla yapmış, ama bu arada bugünkü dertlere yol açmış isimleri Demokles’in kılıcı gibi başımızın üzerinde tutup durmadan, ne Türkiye’nin futbolu düzlüğe çıkar, ne de Milli Takım.

Şansımız zayıf

* Milli takımın bugünkü fotoğrafını nasıl buluyorsunuz? Dünya Kupasına katılma şansımız sürüyor mu?
Bence Dünya Kupasına katılma şansımız zayıfladı. Kuralar çekildikten sonrasını hatırlayalım. Hollanda da kimmiş? Avrupa Şampiyonası’nda rezil olmuşlar. Romanya, Macaristan rakibimiz değilmiş zaten. Grup birinciliği çantada keklikmiş. Birkaç ay önce memleketin havası böyleydi. Şimdi? Şimdi dibe vurduk. Her zaman olduğu gibi ifrat ile tefrit arasında gidip geliyoruz.

Avcı iz bıraktı

* Abdullah Avcı’yı nasıl analiz edersiniz?
Abdullah Avcı da ülke futbolunun dertleriyle uğraşan birkaç kişiden biri. Bu, Avcı’nın her yaptığını onaylıyorum anlamına gelmiyor. Ama zaten o da, benim her yaptığımı onaylamaz. Bu sektör, egoların dövüştüğü bir sektör. Kimse, kimseyi beğenmez. Ama herhangi biri Avcı’nın, Büyükşehir Belediye’de harcadığından daha düşük verim aldığını iddia edebilir mi? Arkasında muazzam tarihi birikim olan, çok daha fazla geliri olan kulüpleri geride bıraka bıraka, yakın tarihte iz bıraktı Avcı’nın takımı.
Oynattığı futbolu beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Avcı’nın yönettiği bütçe ile elde ettiği başarıyı oranlayın diyorum. Başarısız olduğunu söyleyebilir misiniz? Bugün Türk futbolunun derdi de, zaten verimlilik, üretkenlik. Dolayısıyla, eğer Avcı eleştirilecekse, bu çerçeveden eleştirilmeli. Elindeki imkanları ne kadar verimli kullandığıyla…

Selçuk, Şampiyonlar Ligi’nde ne yaptı ?

* Selçuk İnan öğrenciniz. Onsuz sistem ne kadar doğrudur? Selçuk polemiği sizinle ilgili Hakan Şükür polemiğini andırıyor.

Selçuk, şu anda mevkiinin en iyi yerli üretim futbolcusu. Avcı da aksini düşünmüyordur. Ama Selçuk ilk defa test edildiği uluslararası ortamda, Manchester United ve Braga maçlarında ne yaptı?
Selçuk’u eleştirmek değil derdim. Ama biz Selçuk’u bugüne kadar sadece Türkiye içi rekabette gördük ve değerlendirdik. Ligimiz de, itiraf edelim ki, onca tantanaya ve harcanan onca kaynağa karşılık, Kıbrıs Rum kesimi Ligi’nin hizasında. Bunu ben söylemiyorum, UEFA’nın kulüpler müsabakalarına dayanarak yaptığı sınıflandırma söylüyor.
Ben olsaydım, herhalde Selçuk’u oynatırdım. Selçuk’tan, bugün alınan verimden daha fazlasını alırdım. Ama Avcı da benim elimdeki futbolcular için benzer şeyleri düşünebilir. Muhtemelen Selçuk’un harcanıp gitmemesi için onsuz oynamaya çalışıyor. Sahada kaybolup gitmeyeceği şartları inşa etmeye çalışıyor. Haklıdır, haksızdır, onu bilmem.
Selçuk ile Hakan Şükür arasındaki tek benzerlik, genç ve halkla ilişkileri zayıf bir başka teknik direktörün başını yemek maksadıyla gündemde tutulmaları. Yoksa Selçuk uluslararası kariyerinin başında. Hakan Şükür uzatmaları oynuyordu. Selçuk’tan herkes umutlu. Hakan Şükür muazzam bir kariyerin sonunda, Japonya-Kore’de ipe çekilmişti.
İkisi hiçbir biçimde birbirine benzemiyor. Ama işini ciddiyetle yapan, memleketin futbol düzeni hakkında kafa yorup çözüm denemeleri geliştiren teknik direktörlerin kellesini almak lazım geldiğinde, işte böyle bir takım yapay gündemler oluşturuluyor. Teknik direktörlük 11 belirlemekten ibaret bir şey değil.





Teknik Direktör Olmak..!

11 09 2012

Bugün Milli Takımımız, Dünya Kupası elemelerinde çok önemli bir maça çıkacak. Milli Takımın başındaki meslektaşım Abdullah Avcı’ya da, futbolcularımıza da başarılar ve iyi şanslar diliyorum.

Türkiye, her zamanki gibi, başka alanlardaki acıları ve sıkıntıları futboldaki başarılarla telafi etmeye, hiç değilse yatıştırmaya muhtaç. Ama ne yazık ki, her türlü yaramıza merhem olarak kullandığımız futbolumuzun kendisi yaralı. Bunca ihtiyaç duyduğumuz futbola, hiç de şefkatli davranmıyoruz. Durduk yerde futbolda kriz üstüne kriz yaratıyoruz. Son bir hafta içinde teknik direktörlüğün doğası ve işleyişi konusunda garip bir gündem oluşuverdi.

Şimdi ben çıksam ve piyasaya dağıtılmış bir gazete nüshası hakkında “ben olsam filanca köşe yazarının yerine falancanın yazısını koyardım, onu da iki paragrafla sınırlardım, bu haliyle hiç olmamış, doğru dürüst okunmadığı gibi, lüzumsuz tartışmalara da yol açtı” filan desem gazete yöneticilerine mantıklı görünür mü? Her gazete yöneticisi bilir ki gazete yönetmek bir köşe yazarının bir günlük performansıyla sınırlı bir şey değildir.

Veya bir televizyon kanalının bir günlük reytinglerini masanın üzerine koyup “işte filancaya değil de falancaya program yaptırırsanız, diğer kanalların magazin programı yaptığı saatte çevre belgeseli yayınlarsanız böyle olur” filan desem, kanalın yöneticileri benim hakkımda neler düşünür?

Teknik direktörlük de gazete veya televizyon kanalı yöneticiliği gibi bir şey. Hatta birçok bakımdan çok daha zor bir şey. Gazetelerde yazıp çizenlerin, televizyonlarda program yapanların çoğu olgun, kişiliği oturmuş insanlar. Halbuki futbol takımlarında yönettiğiniz insanlar genç yaşta şöhret olmuş, yönetilmesi çok daha zor delikanlılar. Ve unutulmasın ki, ortalama bir futbol takımının ekonomik büyüklüğü ortalama bir kanalınkinden daha büyük olduğu gibi, sosyal etkileri de çok daha yüksek tehditler içeriyor.

Bu şartlar altında sayısız faktörü hesaba katmak zorunda olan ve sadece önündeki maçı değil, birçok insanın bütün bir kariyerini yönetmek zorunda olan teknik direktörlerin, maç bittikten sonra “falancayı neden oynatmadın kardeşim” diye sorgulanması, futbol dünyamızda kriz yaratma konusunda çok alışılmış bir şey. Ancak son günlerde bu alışılmış şeyde bile ölçüyü fazlasıyla kaçırdık gibi görünüyor. Saygı ve terbiye sınırları fazlasıyla zorlanıyor.

Teknik direktörler de elbette eleştirilebilir. Anlaşılan o ki, eleştiriyi yapanların bir teknik direktörün performansının ne kadar çok parametreye bağlı olduğunu bilmelerini beklemek saflık olacak. Ama hiç değilse, saygı ve terbiye sınırlarının içinde kalınmasını talep edebiliriz diye düşünüyorum. Futbol oyununa ilişkin değerlerin güçlendirilmesi konusunda sorumlu ve duyarlı davranılması gelecek için bir zorunluluk olmuştur.

Dar zamanımızda ihtiyaç duyduğumuz futbola daha müşfik davranmak hepimizin borcu.

 





Acımız Büyük…

6 09 2012

Ediz’i kaybetmenin acısı tüm takımımızı ve camiamızın her bir üyesini derinden sarstı. Ediz, hem insani kişilik özelikleri; hem de sporcu karakteriyle takımımızın değerli bir parçasıydı. Yokluğunu sadece sportif anlamda değil, her boyutta hissedeceğiz. Acımız büyük. Tüm teknik ekibimiz, futbolcularımız, kendimizi  bu acı kayıp karşısında söyleyecek kelime bulmakta çaresiz hissediyoruz. Başımız sağ olsun.





Türkiye’nin Spor Kültürü ve Sporcu Kişiliği

7 08 2012

İlk defa bu kadar çok sporcuyla Olimpiyatlarda yarışıyoruz. Ancak kendilerinden madalya beklediğimiz söylenen sporcularımızın pek çoğu, bu beklentiyi karşılayamadan elendi. Aslında bu sayede, kendimizi tanımak için bir fırsatımız oldu. Bu fırsatı yeterince değerlendirebildiğimizi zannetmiyorum.

Anlaşılan o ki, Türkiye’de hemen herkes sporu, atletik becerilerden ibaret bir faaliyet olarak görüyor. Önce genetik olarak özel, neredeyse mucizevi bir biyolojik yapınız olması gerektiği düşünülüyor. Sonra da bu biyolojik yapıyı biraz çalışıp geliştireceksiniz ve sonra gelsin madalyalar. Şöyle yeterince büyük bir havuzdan uygun biyolojik yapısı olanları seçip biraz da çalıştırdık mı, tamam.

Aslında öyle mi?

Dünyada olimpiyatlarda yarışabilecek yaş aralığında bir milyardan fazla insan var. Bunların sadece on bin kadarı bugün Londra’da yarışıyor. Yani yarışabilir her yüz bin kişiden sadece biri. Neticede bin kadar madalya dağıtılacak. Bazı sporcuların birden çok madalya kazanacağını ihmal edecek olursak, demek ki Londra’da yarışan her on sporcudan birine madalya düşecek. Veya, yarışabilir yaştaki her bir milyon kişiden birine.

Olimpiyatlarda yarışma hakkı kazanarak yüz bin kişiden biri olmuş sporcularımız sadece atletik becerileri sayesinde orada değiller. Biyolojik altyapısı onlardan çok daha iyi olan birçok akranları var. Ama onlar on binlerce saat boyunca çalışıp, muazzam fedakarlıklarda bulunarak, kendilerini geliştirdiler. Üstelik sadece atletik anlamda değil. Daha çok ruhsal anlamda.

Evet, spor yapan herkes bilir ki, yarışmada test edilen şey sizin atletik becerinizden çok başka bir şeydir. Kişiliğiniz test edilir. Spor yapmak, insanın kişiliğinin özel bir istikamette gelişimini sağlar. Stres altında karar verme kabiliyetinizin gelişkin olması gerekir Olimpiyat seviyesinde yarışabilmeniz için. Kararlılığınızın, yenilgiyi kabul etmeme direncinizin, her şeyinizi verdiğiniz halde yenilmişseniz yenilgiyi mertçe kabul etme kabiliyetinizin, rakibe duyduğunuz saygının, her şeyin bittiği zannedilen anda yeniden başlayabilme inadınızın, kendinizi kontrol etme güdünüzün gelişmiş olması yetmez. Çok gelişmiş olması gerekir.

Spor yapmayan birileri, Olimpiyatlara gidebilmek için atletik yeteneklerin, Allah vergisi özelliklerin kâfi olduğunu zannedebilir. Ama kısa bir süre bile olsa spor yapan herkes, sporun insanın kişiliğine yatırım olduğunu bilir. Bu yüzden, spor yapan herkes, ilk turda elense bile, Olimpiyatlarda yarışan sporcunun ne kadar büyük bir performans sergilemiş olduğunu bilir. Ona saygı duyar.

Türkiye spor yapmıyor. Spor yapmadığı için de, spor yapanları ithal ederek madalya açığını kapatmaya çalışıyor. Aslında Türkiye futbolunda yabancı oyuncuların varlığının yanı sıra yerli statüsündeki yabancılarımızın da oranı artıyor. Yurt dışından ithal sporcular arasına onları da koymak gerekiyor.  Sporumuzun her alanına yetiştiricilik sorunu göze çarpıyor. Ama bunun yolu spor eğitimini, eğitimde sporu bir kültür içinde çok daha geniş bir zeminde ele almadığımızdan oluyor.

Türkiye’nin madalyadan önce sporcuya, spor yapan insana ihtiyacı var. Spor yaparak kişiliğini geliştirmiş insana. Spor madalya için yapılmaz, kendini geliştirebilmek için yapılır.

Eğer Türkiye’de spor yapılıyor olsaydı, genç atlet kızımız start öncesinde kendisini kaybetmeyecek, hatalı çıkış yapmayacaktı. Çünkü kendisini, taşıyamayacağı kadar yüksek seviyede stres altında hissetmeyecekti. Sonunda da herkesten özür dilemesi gerekmeyecekti.

Aslında şimdi de gerekmiyor. Aslında bizim, Spor Bakanımızın, genç kızın kulübünün, bütün bir milletin ondan özür dilemesi gerekiyor. Spor yapmadığımız, dolayısıyla sporun ne manaya geldiğini anlayamadığımız ve bu yüzden de ona taşıyamayacağı bir yük yükleyip kendisini kaybettirdiğimiz için.

Takım sporları için de bütün bu faktörler geçerli. Fazladan, takım sporlarında yarışan sporcuların takım oyuncusu olması, takımın menfaati gerektirdiğinde kendi egosunu kontrol edebilmesi, başkalarına güvenmeyi ve güven vermeyi öğrenebilmiş olması da gerekiyor.

Çeyrek finallere çıkan basketbolcu ve çıkamayan voleybolcu kızlarımız bize, takım halinde yarışmanın ne kadar çok şey gerektirdiğini gösterdiler. Voleybolcularımız, ilk defa bu seviyede yarışırken, üstelik çok zorlu bir grupta, şanssız bir fikstürle mücadele etmek zorunda da kaldılar. Ama defalarca düştükleri halde, her defasında ayağa kalkıp, kaldıkları yerden devam etmeyi bildiler. İddialarını son maça kadar sürdürdüler. Hepimizi ilk defa, gün aşırı televizyonun başına kilitlediler. Seyrederken dayanamadığımız heyecanı, oynarken alt ettiler. Gruptan çıkamamış olmaları, yaptıkları işin saygıdeğerliğini azaltmaz. Hepimiz kendilerini, avuçlarımız patlayana kadar alkışlamakla yükümlüyüz. Biz onlara neredeyse hiçbir şey vermezken, onlar bize eşsiz dersler verdiler.

Benim Eskişehir’de olmamın en önemli nedeni de Eskişehir’in bu spor kültürüdür. Başarıdan çok oyuna, oyunun keyfine, mücadelenin adil olanına saygı duyan bir duruşa sahip Eskişehirspor taraftarıdır. Profesyonel bir gösteri haline gelen futbolda böylesi bir kültürü korumak ve geliştirmek hiç de kolay değil.

Medyamız, kerameti kendinden menkul yıldız adayları ve yıldızlar yaratıp duruyor ama, maliyeti bizimkilerin onda biri olan takımlar karşısında sırtımız yerden kalmıyor. Şimdiki durumda, UEFA sıralamasında Kıbrıs Rum Kesiminin sadece bir basamak üstündeyiz ve sezon bittiğinde gerisine düşersek şaşırtıcı olmayacak.

Yıllarca yıldız kategorisinden manşetlerde kendisine yer bulabilmiş olan gencecik çocuklar, sporun sağlam bir kişilik gerektirdiğini, Allah vergisi becerilerin —eğer üstüne bir şeyler konmuyorsa— bu piyasada hiçbir işe yaramayacağını öğrenemeden kaybolup gidiyorlar. Çünkü spor kamuoyu, spor medyası, spor kulüplerini yönetenler ve sporu yöneten bürokratlar bile bilmiyor, sporun önce ruhsal bir gelişim gerektirdiğini. Başkalarının vaz geçtiği noktada, kimsenin göze alamayacağı fedakârlıkları göze alabilenlerin, kendisini eşi bulunmaz birer yetenek zannedenleri her defasında alt edeceğini…

Spor eğitimi, her şeyden önce kişilik eğitimidir. Futbol, her şeyden önce takım oyunudur. Takım karakteri ve spor kültürü içinde iddialarını, enerjini saygılı bir rekabet içinde mücadeleye yansıtmaktır.  Türkiye’yi ileriye taşıyacak spor kültürü ve sporcu kişiliği de ancak böylesi vasıfları geliştirmekle mümkündür.





Alper Eskişehir’de Kalacak…

7 08 2012

Spor medyamız Eskişehirspor transfer hareketliğine her gün yeni bir şeyler ekliyor.  Gidenleri de gelenleri de gazetelerden izliyoruz. Sağ olsunlar takımı kuruyorlar, dağıtıyorlar, topluyorlar.

En son Alper Potuk ile ilgili olarak gündeme düşen haberleri gördük. Üstelik çok önemli Marsilya maçımıza iki gün kala. Alper’i bırakmaya hiç niyetimiz yok. Alper, Eskişehirspor’un simge isimlerinden biri olma yolunda hızla ilerliyor. Endüstriyel futbolun yağma düzeninde her zaman dik durmuş Eskişehirspor taraftarları için de çok değerli. Bizim amacımız da Alper gibi kendi öz değerlerimizden birçok genç yetenekle Avrupa arenasında boy göstermek. Alper Potuk bu yöndeki çalışmalarda bize ilham veriyor, bunun için de Eskişehir’de kalacak.





Avrupa Ligi Kura Sonrası Değerlendirme

21 07 2012

Avrupa Ligi’ndeki ilk maçımızda Eskişehir şehri vetaraftarları futbolu şölene dönüştürdü. Şehrin içinde oluşan hava, futbolungerçek değerlerini bize anlattı.  Bugörüntülerin ve maçın hikayesinin ulusal  medya tarafından böylesi göz ardı edilmesi deüzücü.

Bu futbol şölenini Eskişehir’den tüm Türkiye’ye örnekolacağını düşünüyorum. Şehrin atmosferinden, maç saati tribün gösterilerinekadar her şey muhteşemdi. Böylesi bir heyecan dalgası içinde Avrupa’da kalıcıolma hedefimizi daha da güçlü hissediyoruz.

Avrupa Ligi 2. Ön eleme maçının hemen ardından bir sonrakiturda karışılacağımız takım belli oldu. Kuşkusuz St. Jonstone ile rövanşmaçımızı henüz oynamadık. Ancak biz turu geçip Marsilya’nın rakibi olacağımızainanıyoruz.

Marsilya son beş sezonda Şampiyonlar Liginde mücadele etmiş,bunların ikisinde gruptan çıkmış, kalan üçünde ise üçüncü olup yoluna AvrupaLiginde devam etmiş, UEFA sıralamasında 15. sırada olan bir takımla bir takımlamücadele edeceğiz. Karşılaşabileceğimiz takımlar arasında, en iyisi buydu.

Ama elbette pes etmeyeceğiz. Bugüne kadar Türk takımları Fransıztakımlarıyla altmış maç yapmış. Bunların 21’inden galibiyetle ayrılmış,27’sinikaybetmişiz. 2000’li yıllarda yaptığımız 31 maçın da 10’unu kazanmış,13’ünükaybetmişiz. Çok kötü bir performans sayılmaz.

Eskişehirspor olarak, iddiamızı gerçekleştirmek istiyorsak, iyitakımları, iddialı takımları elememiz gerektiğini biliyoruz. Marsilya’nın avantajlarıbelli.  Ama bizim de çok önemliavantajlarımız var. Birincisi, rakibimiz ön eleme oynamaya alışık bir takımdeğil. İkincisi, St. Johnstone maçında da ispatladığı gibi, seyircimiz takımaçok inanmış durumda. Üçüncüsü ve en önemlisi, biz futbol oynamak isteyentakımlarla mücadele etmeyi seven bir ekibiz. Böyle bir anlayışa sahibiz. Rakibioynatmamaktan başka şey düşünmeyen rakiplere karşı daha çok zorlanıyoruz.Marsilya, herhalde, favori olmanın psikolojisiyle, futbol oynamayaçalışacaktır.

Eğer tur atlayanı belirleyecek olan ikinci maçı Eskişehir’deoynasaydık daha iyi olacaktı. Ama bu şartlarda da, en az Marsilya kadar şansımızvar. Bu fırsatı değerlendirip, Avrupa futbolunda kendisinden söz edilen birtakım olmak için elimizden geleni yapacağız. 2 Ağustos’taki maç, Eskişehirsportarihinin en anlamlı maçlarından biri olacak.








%d blogcu bunu beğendi: